12 Eylül 2008 Cuma

Tiroid(guatr) kanseri

TİROİD KANSERİ TEDAVİSİ

Papiller tiroid kanseri ve folliküler tiroid kanseri; tedavisi doğru ve eksiksiz yapılmak şartı ile %100’e yakın oranda “tedavi edilebilen” kanserlerdir. Medüller tiroid kanseri daha karmaşık ve daha ileri tedavi yapmak koşulu ile tedavi şansı son yıllarda çok artmış bir kanser türü iken anaplastik kanserde tedavi etkinliği özellikle gecikmiş vakalarda düşüktür.

TİROİD KANSERİ TEDAVİ SEÇENEKLERİ VE STRATEJİSİ NEDİR? Her tiroid kanserinde ameliyat ile tiroid bezesinin tümünün eksiksiz olarak çıkarılması zorunludur. Kanserin çeşidine göre değişmek üzere ameliyat sonrasında yapılacak tedaviler ile kanser tedavisi tamamlanır. Ancak hasta ömür boyunca takip edilir.

TİROİD KANSERİNDE AMELİYAT Tiroid nodülü ameliyatlarından önce İİAB yapılması ve bunun sonucunda kanser olduğunun belirlenmesi hastaya en uygun koşullarda ameliyat yapılması imkanı verir. Ayrıca, kanser şüphesi yüksek hastalarda ameliyat sırasında hızlı mikroskopik inceleme (frozen) yapılması uygun olur. Ameliyat sırasında hızlı mikroskopik inceleme ile hastada kanser olup olmadığı ortaya konulduktan sonra ameliyatın genişletilip tiroid bezesinin tümünün çıkarılması en uygun cerrahi stratejidir. Kanser ameliyatlarında, tiroidin çevresindeki lenf düğümleri de alınmalı ve mikroskopik olarak kanserin bu düğümlere sıçrayıp sıçramadığı ortaya konmalıdır.

Ameliyat sonrasında kanser olduğu anlaşılan ve tiroid bezesinin bir kısmı çıkarılmadan bırakılmış hastalarda; kanserin boyutuna bakılmaksızın ikinci bir ameliyatla tiroid bezesinin geriye kalan bölümü de tümüyle çıkarılmalıdır. Aksi halde daha sonra yapılacak tedavi de eksik kalır ve etkili olamaz.

AMELİYAT SONRASI TEDAVİ

Papiller Kanser ve Folliküler Kanser’de Ameliyat Sonrasında Tedavi: Hastada tiroid bezesi tümüyle çıkarıldıktan sonra özel olarak kurşun ile zırhlanmış bir hastane odasında hastalara yüksek doz radyoaktif iyot-131 uygulanır. Böylece ameliyat öncesinde, ameliyat sırasında ve ameliyat sonrasında tiroid bölgesinde kalan ve vücudun başka yerlerine dağılmış olan “kanser hücrelerinin” ortadan kaldırılması amaçlanır. Eğer tiroid kanseri başka bir yere gitmiş ve orada “yayılma” yapmışsa bu durumda daha da yüksek doz radyoaktif iyot-131 uygulamaktan ibarettir.

Hastaların ameliyat sonrasında radyoaktif iyot-131 tedavisi öncesinde tüm vücudunu taramak ve takiben yüksek doz tedavi verdikten sonra tüm vücudu bir kez daha taramak daha kesin sonuçlar vermektedir. Tedavi dozu 150 mci' (MİLİKÜRİ)nin altında olmamalıdır.

Gereken vakalarda aradan 6 ay geçtikten sonra tekrar yüksek doz iyot-131 verilebilir. Verilecek toplam dozun sınırı genellikle toplam 2000 mCi civarındadır. Ancak, vücudunun her yerine kanser yayılmış ve hayatı tehlikeye girmiş bir hastada bu sınır aşılabilir.

LENF BEZELERİNE YAYILMIŞ PAPİLLER TİROİD KANSERİNDE NE YAPILMALIDIR? Bazı merkezlerde papiller kanser olduğu İİAB ile veya ameliyat sırasında saptanan hastalara tiroid ameliyatı sırasında veya sonrasında bir de boyun ameliyatı yapılarak tek taraflı veya çift taraflı lenf bezeleri de “temzilenmektedir”. Lenf bezelerine yayılmış papiller kanserlerde bu uygulama artık giderek terk edilmekte; lenf bezelerine yayılmış papiller kanserlerde bile tiroidin tümüyle çıkarılmasından sonra yüksek doz iyot-131 tedavisi uygulaması yapılmaktadır. Çünkü papiller kanserlerin çoğunluğu iyot-131’i çok yüksek oranda tutmaktadır.

ESKİDEN TARTIŞILAN GÖRÜŞ Uzun yıllar süren tartışmalarda papiller ve folliküler tiroid kanserlerinin ameliyatında tiroidin ancak bir kısmını almak, “bir parçasını bırakarak bunun hastaya gerekli tiroid hormonu salgılamasını” beklemek savunulurdu. Ayrıca, bu hastalara yüksek doz iyot-131 tedavisi de uygulanması zorunlu olmadığı söylenirdi.

YENİ ANLAYIŞ Bu yaklaşımın yanlış olduğu, kanserin türüne bakılmaksızın tiroid bezesinin tümüyle çıkarılması, papiller ve folliküler kanserde kanser boyutu ne olursa olsun muhakkak yüksek doz radyoaktif iyot-131 uygulanması gerektiği “tecrübelerle” anlaşılmıştır.

TİROİD KANSER AMELİYATINDA TİROİD BEZESİ TÜMDEN ÇIKARILMAK ZORUNDA MIDIR? Evet. Gerekirse ikinci ameliyat muhakkak yapılmalıdır. Kanserin boyutu ne olursa olsun tiroid bezesi tümden çıkarılmalıdır. Aksi halde daha sonra uygulanacak tedaviler etkili olmaz. Ülkemizde yaygın olarak tercih edildiği şekliyle, ilk ameliyatla tiroid bezesinin çoğunu çıkarıp geriye kalan bölümünü düşük doz radyoaktif iyot-131 ile yakmak ikinci ameliyat kadar etkili bir seçenek sunmaz.

Medüller Kanserde Ameliyat Sonrası Tedavi: Bu kanser türünün de bir kaç alt grubu olmakla birlikte tedavi stratejisinde ameliyat sonrasında yine radyoaktif iyot-131 ile işaretli yüksek doz MIBG kullanılmaktadır. Burada en önemli husus, hastada tiroid dışındaki bölgelerden salgılanan diğer hormon ve hormon benzeri maddelerin de tedavi planı içine dahil edilmesidir.

Anaplastik Kanserde Ameliyat Sonrası Tedavi: Bu hastalarda hastanın durmuna ve teşhis edilme evresine göre, ameliyat sonrasında radyoterapi ve kemoterapi seçenekleri dikkate alınır.

TİROİD KANSERİNDE TEDAVİ SONRASI TAKİP Tedavi sonrasında hastaların TSH düzeyleri hızla düşürülmelidir. Unutmamak lazım ki, yüksek TSH, kanserin yeniden gelişmesine ve yayılmasına teşvik unsuru oluşturur. Bu amaçla tiroksin hormonu kullanılır. Belli aralıklarla tüm vücut iyot-131 tarama yapmak ve kanda tiroglobulin düzeyini ölçmek en temel takip yöntemleridir.

HANGİ SIKLIKLA TÜM VÜCUT TARAMA YAPILMALIDIR? Papiller ve Folliküler kanserde TSH düzeyini yükselterek iyot-131 ile tarama artık eskisi kadar sık yapılmamalıdır. Eskiden 6 ay gibi kısa aralıklarla daha sık yapılan bu tarama yöntemi artık yerini tek tiroglobulin ile takibe bırakmıştır. Çünkü yapılan araştırmalarda yalnız iyot-131 tüm vücut tarama ile tek başına tiroglobulin ölçümleri yaparak takip etmek arasında bilimsel istatistiki bir fark olmadığı ortaya çıkmıştır. En ideali hem iyot-131 tüm vücut tarama yapmak hem de aynı zamanda tiroglobulin ölçmektir; ama bu durumda da hastanın TSH düzeyini sık sık yükseltme ve hastayı gereksiz riske sokma durumu söz konusu olabilir.

Medüller kanserde takipte iyot-131 MIBG sintigrafisi tek tercih edilecek yöntemdir. Anaplastik kanserde ise takip amaçlı tüm vücut kemik sintigrafisi kullanılır.

TİROİD KANSERİ TAM OLARAK TEDAVİ EDİLMEZSE NE OLUR? Her ne kadar tiroid kanseri yukarıda açıklanan yöntemlerle “tedavi edilebilir” kanserlerden olsa da tedavi edilmezse aynı diğer kanserler gibi yayılır ve olumsuz neticeler ortaya çıkar.

Karaciğer kanseri

Karaciğerin primer (kendine has) malign (kötü huylu) tümörleri, bir başka deyişle kanserleri şunlardır: Hepatosellüler karsinom, intrahepatik kolanjiosellüler karsinom, hepatokolanjiokarsinom, hepatoblastom, anjiosarkom, epiteloid hemanjioepitelioma ve diğer sarkomlar (leiomyosarkom, rabdomyosarkom, indiferansiye embriyonel sarkom). Karaciğer kanserlerinin tümüne yakınını hepatosellüler karsinom (HSK) ve intrahepatik kolanjiosellüler karsinom oluşturur.

1- Hepatosellüler Karsinom (HSK) :

Karaciğerin en sık (%75) rastlanan primer tümörüdür. Diğer adı hepatomadır. Erkeklerde kadınlardan 5 misli daha fazla görülür. En sık 40-60 yaşlardadır. Kısacası en fazla orta yaş erkeklerde görülür. Dünyada en fazla Güneydoğu Asya ve Güney Afrika'da görülür. ABD'de ise seyrektir; tüm kanserlerin ancak %2,5'udur.

Etyolojisi bilinmemektedir. Ancak HSK için bazı risk faktörleri mevcuttur: Siroz HSK'li olguların büyük çoğunluğunda (%75-95'inde) risk faktörüdür. Hepatit B enfeksiyonu siroza neden olarak dünyadaki en önemli HSK sebebidir. Hepatit B enfeksiyonu olanlarda olmayanlara göre 20-200 kat daha fazla HSK oluşur. Ayrıca siroz yapan bütün hastalıklar, hepatit C enfeksiyonu, alkol kullanımı, vs. hastalıklar HSK'a yol açabilir.

Postnekrotik sirozlar, alkolik sirozlar, hemokromatosis, alfa-1-antitripsin eksikliğinde kanser olma riski yüksektir. Primer bilier siroz, kardiak siroz, Wilson hastalığında da orta derecede risk vardır. Aspergillus flavus adlı mantar tarafından üretiien Aflatoksin ile kontamine olmuş tahıl ve yer fıstığı yeme sonucu Aflatoksin alınmasıyla HSK gelişme riski vardır. Uzun süreli androjen kullanımında da HSK sıktır. Şistozomiazis ve klonorşiazis denen parazit hastalıklarının sık görülmesi de risk faktörüdür.

Klinik bulguları: Hepatomegali (karaciğer büyümesi) Karaciğer üzerinde üfürüm ve frotman olması Assit (karında sıvı birikmesi). Assit hastaların yarısında kanlıdır. Halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, karın ağrısı (her 3 hastadan birinde) Sirozu olan stabil bir hastada kliniğin aniden bozulması ve ALP artışı Karında kitle olması ve karında sağ üst kadranda ağrı ise karaciğer kanserinde en sık doktora başvurma sebepleridir.

Tanı : ALP (alkalen fosfataz) belirgin ölçüde artar. Transaminazlar ise (SGOT ve SGPT) hafif artar. AFP (alfa feto protein) artar. Galyum sintigrafisi (fokal dolma defekti olur). Ultrason ile kitle görülebilir, portal vene kitlenin invazyonu gösterilir. BT'de (bilgisayarlı tomografi) kitle görülür. Anjiografide hipervasküler ve tümör kızarıklığı gösteren kitle görülür. Karaciğer biyopsisi yapılarak kesin teşhis konur.

Tedavi : Etkin bir tedavi yoktur. Tanıyı takiben ortalama yaşam süresi 6 aydır. Tümör karaciğerin tek bir lobunu tutmuşsa o lob ameliyatla çıkartılır. Bu şekilde hastaların %10'u en az 5 yıl yaşama şansına kavuşur. Lezyon bir odağa lokalize ve 3 cm'den küçük ise tümör çıkartıldıktan sonra hastaların yarısında kanser tekerrür etmez. Ana damarlarda tutulum yoksa karaciğer nakli ve kemoterapi denenebilir. Karaciğer kanserinde (HSK) radyoterapi ve kemoterapi tedavisi ile genellikle başarılı sonuçlar alınamaz. Bazı vakalarda radyoaktif işaretli transferin tedavisi yarar sağlamaktadır.

Metastaz : % 50 olguda metastaz (tümörün başka bir dokuya yayılması) olur. En çok hiler lenf ganglionlarına ve akciğere metastaz yapar.

2- İntrahepatik kolanjiosellüler karsinom :

Karaciğer içi safra kanallarının kanseridir. Karaciğer içi safra kanallarının herhangi bir yerinde oluşabilir. Karaciğerin hilusu veya periferik kısımlarında gelişebilir. Karaciğer primer tümörlerinin % 8-25'ini oluşturur.

Etyoloji : Nedeni büyük ölçüde bilinmemektedir. Hastaların % 10'unda tümör şu etmenlerle ilişkilidir: Kronik ülseratif kolit (tipik olarak primer sklerozan kolanjit ile birlikte oluşur), Caroli hastalığı (idiopatik intrahepatik safra kanalları genişlemesi), konjenital hepatik fibrozis, klonorşiazis, opistorşiazis, hemokromatozis, thorotrast uygulanması, vs. Bu tip kanserlilerin %10'unda siroz vardır. Ancak intrahepatik kolanjiokarsinom'un Hepatit B ile hiçbir ilişkisi yoktur.

Klinik bulguları : Karın ağrısı, halsizlik, ateş ve kilo kaybı olur. Tipik olarak 50-70 yaşlarında görülür.

Tanı : Ultrason, BT, ALP artışı ve biopsi (patolojik tanı).

Tedavi ve prognoz: Hastaların çoğu tanı konulduktan sonra en fazla 1 yıl yaşar. Tümör çıkartılırsa bu süre biraz daha uzayabilir.

Metastaz : % 75 olguda metastaz olur. En çok lenf ganglionlarına, periton yüzeylerine ve akciğere metastaz yapar.

3- Hepatokolanjiokarsinom :

Bu tümörler hepatosellüler ve safra kanalı farklılaşması gösterir. Karaciğer primer tümörlerinin %5 'inden azını oluşturur. HSK'a benzer belirtiler olur.

4- Hepatoblastom :

Çok nadirdir. Çocuklarda en sık görülen karaciğer primer tümörüdür.Genellikle 3 yaşından önce oluşur. Erkeklerde kızlardan 2 misli daha fazladır. Doğuştan anomaliler ve hemidistrofi ile ilişkilidir.

En sık belirtiler (hepatomegali nedeniyle) karında kitle, büyüme geriliği ve kusmadır. Serum AFP değeri olguların %85'inde yükselir ve oldukça yüksek değerlere ulaşır.

Hepatoblastom soliter, iyi sınırlı, grimsi esmer renkte bir kitle şeklinde görülür. Değişik şekillerde olabilir. Ortalama lezyon çapı 10 cm dir. Bazen 20 cm ye kadar olabilir. Nekroz ve kanama sıktır. Siroz oldukça enderdir.

Tedavinin başarısı tümörün (hastaların %75'inde gerçekleşebilen) tamamen çıkartılmasına bağlıdır. Tümörün tamamen çıkartıldığı hastaların yarısı nda hayatta kalma süresi uzar. Ameliyattan önce kemoterapi uygulanarak tümörü çıkarılamayan hastalara da ameliyat olanağı sağlanabilir. Tümüyle fetal kaynaklı olan tümörler en iyi prognoza sahiptir, saf anaplastikler ise en kötü prognozlu olanıdır.

Olguların yarısında metastaz olur. Metastazları genellikle hiler lenf ganglionlarına ve akciğere yapar.

5- Anjiosarkom :

Genel anlamda karaciğer sarkomu enderdir. Karaciğer sarkomunun en sık görüleni ise anjiosarkomdur. Tipik olarak 50-70 yaşlarındaki erkeklerde görülür.

Etyoloji : Vinil klorid, arsenik ve Thorotrast (artık kullanılmayan bir radyolojik kontrast madde), anabolik steroid kullanımı ile yakın ilişkilidir. Tümör, bu maddelere maruz kalmadan 10-25 yıl sonra ortaya çıkar.

Klinik bulgular : Karın ağrısı, halsizlik, kilo kaybı, karında kitle bu hastaların en çok başvuru sebebidir. Hematolojik bozukluklar (anemi, DIC vs) sıktır.

Tanı : Ultrason ve BT'de kitlenin görülmesi, ALP atışı, anjiografide defektin gösterilmesi ile tanı konur. Kesin tanı için gerekli olan biyopsi açık yöntemlerle alınır. Zira kapalı karaciğer biyopsisi sonrası öldürücü kanama olabilir.

Patolojik bulgular : Olguların %75'inde çok sayıda tümör odağı karaciğerin her iki lobunu tutar. Odaklar tek tek, süngerimsi yapıda ve kanamalıdır; büyüklükleri farklıdır.

Tedavi ve prognoz : Yararlı hiçbir tedavi bulunamamıştır. Hemen hemen tüm olgular tanıdan sonraki 2 yıl içinde (karaciğer yetmezliği ve karın içi kanama nedeniyle) ölürler.

Metastaz : Olguların %60'ında metastaz olur.

6- Epiteloid hemanjioendotelyoma :

Ender görülen bu tümörün etyolojisi bilinmemektedir. Kadınlarda erkeklerden daha fazladır. Prognozu biraz daha iyidir; 5 yıllık survi (sağkalım) %30'dur. Yakın geçmişe kadar yapısı nedeniyle yanlışlıkla kolanjiokarsinom olarak tanı konulurdu.

7- Diğer sarkomlar :

Leiomyosarkom ve rabdomyosarkom gibi çeşitleri vardır. Oldukça enderdir. Bunlardan indiferansiye (embriyonel) sarkom erişkinlerde ender görülür ama çocuklardaki karaciğer tümörlerinin ancak %10'unu teşgil eder.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Pankreas kanseri

Pankreas Kanseri Hakkında
Pankreas kanseri hakkında olabildiğince çok bilgi sahibi olmak sizin ve hekiminizin hastalığa yönelik karar verme aşamasında son derece önemlidir.
Hastaya ve aileye yönelik bilgiler
Burada sunulan bilgiler pankreas kanseri tanısı konmuş ya da bu hastalığa yönelik testlerin yapıldığı kişiler için hazırlanmıştır. Pankreas, pankreas kanseri, tanı ve tedavilerle ilişkili en sık sorulan soruların yanıtlarını bu bölümde bulabilirsiniz.
Bu bilgiler hasta ve hasta yakınlarının pankreas kanserini ve tedavi seçeneklerini anlamalarına yardımcı olmak için derlenmiş olmasına karşın hekiminizle yapacağınız tartışmaların yerini tutmayacaktır. Aklınıza gelen her türlü soruyu hekiminizle konuşmanız önem taşımaktadır.
Patoloji raporlarınızın ve ameliyat notlarınızın birer kopyasını almak için hekiminizle konuşunuz. Önemli kayıtları kendinize ait bir dosya şeklinde saklamanız yararlı olabilir.
Pankreas
• Yaklaşık 15cm boyunda, üst batın içinde derinde ve merkezi bir konumda bulunan bir organdır.
• Mide, ince barsak, karaciğer ve dalakla çevrelenmiştir.
• Bir ucu geniş, diğer ucu dar, ince bir armut görünümündedir.
• Üç kısmı vardır. Geniş olan ucu “baş”, orta kısmı “gövde” ve dar ucu ise “kuyruk” olarak adlandırılır.
Pankreasın iki işlevi bulunmaktadır. Birincisi, yağ ve proteinlerin sindirilmesine yardımcı olan enzimlerin üretilmesidir. Besinler mideye girdiğinde pankreas bu enzimleri ince bağırsağa salar. Herhangi bir nedenle bu enzimlerin salınımı bloke edildiğinde besinler vücut tarafından bütünüyle emilemez, ishal ve kilo kaybı gibi durumlar ortaya çıkabilir. Pankreasın diğer işlevi, insülin ve diğer birçok hormonu salgılamaktır. İnsülin vücudun kan şekerini (glükoz) kontrol eder. Adacık hücreleri (pankreastaki üç hücre türünden biri) insülin üreten hücrelerdir. Pankreasın sahip olduğu adacık hücre sayısı vücudun kan şekerini normal düzeyde tutmak için ihtiyacı olandan çok daha fazladır. Çoğu hastada görüldüğü gibi, pankreasın yarısı cerrahi olarak çıkarılmış olsa bile kan şekeri normal düzeyinde seyredebilir. Cerrahi sonrasında kan şekeriniz yükselebilir. Bu durumu kontrol almak için ağızdan ilaç ya da insülin kullanmanız gerekebilir.
Pankreas kanseri nedir?
Pankreastaki sağlıklı hücreler anormalleştiğinde ve çok hızlı çoğalmaya başladığında pankeras kanseri gelişir. Anormal hücreler pankreasta tümör olarak adlandırılan bir kütle oluştururlar. Bir tümör vücudun diğer kısımlarına yayılma becerisine sahipse malign (habis) olarak nitelendirilir. Malign tümör için kullanılan diğer bir terim kanserdir. En sık görülen malign pankreas tümörleri adenokarsinom olarak bilinen ve sindirim enzimlerinin üretiminde yer alan hücrelerden köken alan tümörlerdir. Bu hücreler, sindirim ve pankreas sıvısının
içinden aktığı pankreas kanalının yüzeyini kaplarlar (kanal hücreleri). Kanser adacık hücrelerinde de oluşabilir ancak bu daha seyrek görülen bir durumdur. Pankreas kanalı hücrelerinin kanseri genellikle pankreas kanseri ya da pankreas adenokarsinomu olarak adlandırılır.
Pankreas kanserine neden olan nedir?
Beslenmeyle ilişkisi olabilir. Ancak sigara tüketimi gibi yaşam biçimiyle ilişkili alışkanlıklar ya da etnik kökenle ilişkili olduğu gösterilmemiştir.
Semptomlar
Pankreas kanserinin tüm semptomları, pankreasın konumuna ve vücuttaki diğer organlarla ilişkisine temellendirildiğinde kolaylıkla açıklanmaktadır.
Pankreas kanserinin semptomları aşağıda sıralanmıştır:
Sarılık. Sarılık deride ve gözlerde sararmaya, koyu renkli idrara ve açık renkli dışkılamaya neden olur. Bilirubin adı verilen bir madde kanda biriktiğinde sarılık oluşur. Bilirubin karaciğerde yapılır. Buradan safra kanalına gider, pankreastan geçer ve ince bağırsağın bir bölümü olan duedonuma boşalır. Safra kanalı bloke olduğunda (örneğin bir tümör tarafından) bilirubin kanda birikir. Bu birikim bireyin gözle görülür biçimde sararmasına neden olur.
Ağrı. Pankreas tümörü sırtta ve üst batında bulunan sinirlere bası yaptığında bu bölgelerde ağrı oluşur.
Sindirim güçlüğü, iştah eksikliği, bulantı ve kilo kaybı. Bu semptomlar pankreas tümörü mideye ve ince barsağa bası yaptığında ortaya çıkar. Sindirimle ilişkili sorunlar, tümörün konumundan bağımsız olarak başka karmaşık nedenlerden de kaynaklanabilir.
Aniden ortaya çıkan diyabet ya da diyabetik hastalarda kan şeker kontrolünde gözlenen ani değişiklik. Diyabeti pankreas kanseriyle ilintileyen kesin mekanizma araştırılmaktadır. Diyabet, pankreas kanserinin erken semptomu ya da ilişkili bir risk faktörü olabilir.
Pankreas kanseri tanısı nasıl konur?
Pankreastaki tümörü belirlemek kimi zaman oldukça güçtür. Semptomlar her zaman belirgin değildir, genellikle aşamalı olarak gelişir. Pankreas kanseri tanısı koymaya ve kanserin başka yerlere yayılıp yayılmadığını belirlemeye yönelik birçok tıbbi test kullanılmaktadır.
Aşağıda belirtilmiş olanlar ve diğer testler, pankreas kanseri olup olmadığınızı ve kanserin yayılıp yayılmadığını belirlemek için kullanılabilir.
Kan testleri. Bu testler karaciğer ve diğer organların fonksiyonlarını ölçmektedir. Tek başına hiçbir kan testi pankreas kanseri tanısı koymaya yeterli değildir.
Ultrason. Bu test, küçük bir televizyon ekranında görebileceğiniz bir resim oluşturmak üzere ses dalgalarını kullanmaktadır. Görüntü pankreasın boyutunu ve olasılıkla tümör varlığını gösterebilir. Ultrason genellikle batın yüzeyine bir probun yerleştirilmesiyle yapılır. Gelişen teknolojiyle ultrason probları endoskopların ucuna yerleştirilmekte, böylece mide ve duodenum (Bakınız aşağıda ERCP) incelenebilmektedir. Endoskopik ultrason (EUS) ERCP sırasında yapılabilir ve pankreastan biyopsi (örnek) almak için kullanılabilir.
Bilgisayarlı tomografi (BT). Özel bir X ışını aygıtıyla vücudun ayrıntılı resimleri elde edilebilmektedir. Bu tarama kanserin ne derece yayıldığını gösterebilmektedir. BT taraması tümörün cerrahi müdahaleyle çıkarılıp çıkarılamayacağını belirlemede kullanılan birincil testtir.
PET tarama . PET (pozitron emisyon tomografisi) taraması, normal hücreleri hızlı bölünen kanser hücrelerinden ayrımsayabilen daha yeni bir teknolojidir. PET taramaları göğüs grafisi, BT ve MRI taramalarından sonra tümörün habis ya da selim olduğunun, veya kanserin göğüs boşluğuna yayılıp yayılmadığının belirlenmesinde kullanılır.
Endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP). Bu test sırasında bir endoskop (esnek tüp) boğazınızdan geçirilerek mideye ve ince bağırsağa gönderilir. Hekim endoskop aracılığıyla bölgeyi görür, safra kanalına ve pankreas kanalına boya enjekte edebilir. Bu test, söz konusu kanallarda tümörden kaynaklanan bir basıyla oluşan daralmaları gösterebilir. Stent adı verilen küçük bir tüp sarılığın giderilmesi için safra kanalınıza yerleştirilebilir (safra kalanı bir tümör tarafından bloke edilmişse).
Not: Safra kanallarına plastik bir stent yerleştirilen, sarılık deneyimleyen hastalarda stentin bloke olduğu koşulda enfeksiyon riski oluşur. Safra stenti olan bir hastada gelişen ateş (38.5C ve yukarısı) ya da sarılığın yeniden oluşması acil tedavi gerektiren durumlardır. Bu semptomları deneyimlediğinizde hekiminizi ya da acil servisi arayınız.
İnce iğne aspirasyonu (İİA): Bir tümör tanımlandığında iki şekilde biyopsi yapılabilir (örnek alma): endoskopik ultrason (EUS) ya da BT yönlendirmeli biyopsiler.
EUS yönlendirmeli İİA, hekimin tümörü görmesine olanak tanıyan bir ultrason probuyla donatılmış özel bir endoskopla gerçekleştirilir. Endoskobun ucundaki ince bir iğne tümörden örnek almada kullanılır.
İİA, BT taraması sırasında gerçekleştirilirken, hekim ilk önce lokal bir anestezik enjekte eder daha sonra ince iğne deriden vücuda girer, batından geçerek pankreasa ulaşır. BT taraması tümörün kesin konumunun bulunması açısından hekime yol gösterir. Hücrelerin örneklendiği ve ardından mikroskop altında incelendiği bu süreç biyopsi olarak adlandırılmaktadır.
Anjiyografi. Bu testte pankreastaki ve etrafındaki damarlar incelenir. Radyoloji bölümünde lokal anestezi altında yapılır. Küçük bir kateter üst bacaktaki bir artere yerleştirilir. Kan damarlarına boya enjekte edilir, boya pankreasa ulaşır ve x ışınlarıyla resmi çekilir. Bu resimler cerraha ameliyatı planlamasında yardımcı olabilir.
Laparoskopi. Bu test ameliyathanede genel anestezi altında gerçekleştirilir. Cerrah, batında açılan yarım inçlik bir kesiden ufak bir kamera yönlendirir. Batındaki organlar doğrudan
incelenebilir. Bu test, pankreas tümörünün diğer organlara ya da yapılara yayılıp yayılmadığının belirlenmesinde kullanılır.
Not: Testlerin tamamlanması için hastanın geceyi hastanede geçirmesi genellikle gerekmez. Araştırmaya yönelik cerrahi, pankreas tümörlerinin ya da diğer normal dışı durumların belirlenmesinde çok seyrek uygulanır.
Tedavi
Tedavi hastalığın derecesine ve sizin genel sağlık durumunuzla ilişkilidir. Test sonuçlarınız hekiminizin sizin için en uygun tedavi programını planlamasına yardımcı olacaktır.
Pankreas kanserinde üç ayrı tedavi yaklaşımı uygulanmaktadır. Bu tedavilerden biri ya da bu tedavilerin kombinasyonu kullanılabilir.
Cerrahi. Bu tedavi yaklaşımında tümörün çıkarılması söz konusudur.
Kemoterapi. Bu tedavide kanser hücrelerinin öldürülmesi için çeşitli ilaçlar kullanılır. İlaçlar genellikle intravenöz yoldan uygulanır (bir damar aracılığıyla kan dolaşımına verilir). Tümör hücrelerini radyasyon tedavisine karşı daha duyarlı hale getirmek için radyasyon terapisi kemoterapiyle birlikte verilebilir.
Radyasyon tedavisi (radyoterapi olarak da adlandırılır). Bu yaklaşımda kanser hücrelerini öldürmek ve tümörlerin büyümesini engellemek için X ışınları ya da diğer yüksek enerjili ışınlar kullanılır.
Kemoterapi ya da radyasyon tedavisinin yan etkileri var mıdır?
Kemoterapi ve radyasyon tedavisi çok güçlü tedaviler oldukları için bazı yan etkilere neden olabilirler. Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaca göre değişkenlik gösterir. Radyasyon tedavisinin sık bildirilen yan etkileri yorgunluk, iştah azalması, bulantı, karında kramplar ve ishaldir. Hekiminiz hangi yan etkiyi deneyimleyebileceğiniz ve bununla nasıl başa çıkabileceğiniz konusunda sizi bilgilendirmelidir.
Bir Tedavi Seçeneği Olarak Cerrahi
Bir tümör çıkarılabilir olduğunda göz önünde bulundurulan ilk edim kemoterapi ve radyasyon terapisiyle birlikte cerrahi müdahaledir.
Tümör pankreasın baş bölümündeyse pankreasın sağ yarısı, midenin ve ince bağırsağın bir kısmı genellikle çıkarılır.
Bu operasyon pankreatikduodenektomi olarak adlandırılır. İlk olarak 1935 yılında Dr. A. O. Whipple tarafından tanımlanmıştır, bu nedenle Whipple prosedürü olarak da anılır.
Ameliyattan sonra bir ya da iki gün Cerrahi Yoğun Bakım Biriminde kalmanız gerekecektir. Hastanede kalma süreniz yaklaşık iki haftadır. Yaşadığınız yer ameliyatınızın gerçekleştirildiği hastaneye uzaksa, taburcu olduktan sonra bir ya da birkaç hafta hastaneye yakın bir yerde kalmanız gerekli olacaktır. Normal etkinliklerinize dönmenden önce bir ya da iki ay evde dinlenmeniz gerekebilir.
Tümör iğne biyopsisiyle tanımlandıysa cerrahi müdahaleden önce kemoterapi ve radyasyon tedavisii alabilirsiniz. Öncelikli olarak ameliyatın gerçekleştirildiği olgularda kemoterapi ve radyasyon terapisine ameliyattan yaklaşık 4 ila 8 hafta sonra başlanmaktadır. Pankreas kanseri tedavisinde tek başına cerrahi uygulaması yaygın görülen bir uygulama değildir.
Kanser hücrelerinin radyasyona daha duyarlı hale gelmeleri için radyasyon terapisiyle birlikte düşük dozda kemoterapi uygulanabilir. Radyasyon terapisi 2 ila 5 hafta süresince genellikle günde bir kez uygulanır (Pazartesiden Cumaya kadar). Kemoterapi intarvenöz yoldan verilir. Kemoterapi çizelgesi verilen ilaca bağlı olarak değişir.
Kemoterapi ve radyasyon terapisi alan hastaların hastaneye yatması genellikle gerekli görülmez.
Beslenme hakkında
Ameliyattan önce. Birçok pankreas kanseri hastası tanı konduktan sonra kilo kaybetmektedir. Buna karşın tedaviden önce, tedavi sırasında ve tedavi sonrasında kilonun korunması büyük önem taşımaktadır.
İyi bir beslenme yan etkilerin en aza indirgenmesine ve tedavinin oluşturduğu hasarın onarılmasına yardımcı olacaktır. Kemoterapi ve radyasyon terapisinin neden olduğu yan etkiler yemek yeme kapasitenizi etkileyebilir ve vücudunuzun alışık olduğundan daha fazla kaloriye ihtiyaç duymasına yol açabilir.
Yüksek oranda protein ve kalori içeren besinlerin az miktarlarda ancak sık yenmesi (günde 4 ya da 5 kez) vücut ağırlığınızı ve direncinizi korumanıza yardımcı olacaktır. Beslenme önerileri başlığı altında bir liste verilmiştir. İntravenöz beslenme ya da tüple beslenme gibi uygulamalar ve beslenme tedavisi gerekli görüldüğü durumda kullanılabilir.
Ameliyattan önce ve sonra. Bir diyetisyen beslenmeyle ilişkili ihtiyaçlarınızın planlanmasında size yardımcı olacak değerli bir kaynaktır. Ulusal Kanser Enstitüsünün www.cancer/gov/cancerinformation adresinden, kanser hastalarının beslenmeyle ilgili ihtiyaçları hakkındaki bilgilere ulaşabilirsiniz.
Ameliyat sonrası. Ameliyat olduğunuzda küçük bir beslenme tüpü (jejunostomi tüpü ya da J-tüp) olasılıkla ince bağırsağınıza yerleştirilir. Bu tüp yüksek kalori içeren bir sıvıyı diyetinizi desteklemek için doğrudan ince bağırsağa salıverir. İkinci bir tüp (gastrostomi tüpü ya da G-tüp) ise cerrahi müdahale sonrası bulantı ve kusmayı önlemek için midenize yerleştirilir (bakınız Şekil 3).
J-tüpüyle beslenme süreci ameliyat sonrası bir ila üçüncü günlerde başlar, toleransınıza bağlı olarak yavaşça gelişir. Genellikle on beşinci günde hemşire G-tüpünü birkaç saat için kapatır sonra yaklaşık bir saat süreyle açar böylece mide içeriğinin boşaltılmasına yardımcı olur. Uygulanan ameliyatın doğası gereği normal mide işlevlerinin geri kazanılması birkaç gün sürebilir.
Ameliyat sonrası öncelikle sıvıyla beslenecek, toleransınız ve midenizin boşaltım becerisi doğrultusunda normal beslenmeye geçeceksiniz. Ağızdan besin alımına destek vermek amacıyla tüple beslenme kullanılabilir. Taburcu edildiğinizde normal beslenmeye devam edeceksiniz, iyileşmeniz ve direncinizi geri kazanmanız için geceleri tüple beslenme önerilebilir. Tüple beslenme gereksinimi zaman içinde azalacak ve ağızdan daha iyi beslenmeye başladıktan sonra sonlandırılacaktır.
G-tüpü ve J-tüpü ameliyatın ardından birkaç hafta sonra, kontrol vizitinde anesteziye gerek olmadan çıkarılabilir. Kolay bir işlemdir, ağrı ve acıya neden olmaz.
Ameliyat Sonrası Yapılacaklar
Hastaneden taburcu olup eve giderken olasılıkla aşağıdaki ilaçları kullanmanız gerekecektir.
Pankreas enzimleri. Hastalığınız ya da pankreasın bir kısmının çıkarılmış olması vücudunuzun besinleri kabul etme biçimini değiştirebilir. Diğer bir deyişle öğünlerden, hafif yemeklerden önce enzim almanız ya da yediklerinizi sindirmenize yardımcı olacak takviyeler kullanmanız gerekecektir. Bu enzimleri kullanmanıza rağmen ishal deneyimliyorsanız lütfen hekiminize ya da hemşirenize danışınız.
Mide ülserlerini önlemeye yönelik ilaçlar. Bu tip ameliyatlardan sonra mide ülserinin gelişme riski daha fazladır. Her akşam yatmadan önce antiülser ilaçları kullanmanız gerekebilir.
Rutin kontroller için her üç ya da dört ayda bir kliniğe ya da özel doktorunuza görünmeniz istenecektir.
Ameliyattan sonra yorgunluk, ishal, kilo kaybı ve öğünlerden sonra ortadan kaybolmayan bir “doluluk” hissi deneyimleyebilirsiniz. Birkaç hafta sonra bu duyumsamalar kaybolur, normal beslenmenize ve rutin işlerinize dönebilirsiniz.
Tümörün Cerrahi Müdahaleyle Çıkarılamadığı Durumlar
Tümör pankreastan başka yerlere yayılmışsa cerrahi müdahale bir yarar sağlamayacaktır. Metastaz yapan (yayılan) pankreas kanserleri için en etkili tedavi biçimi kemoterapidir.
Daha etkin ilaçlar üretildikçe pankreas kanserine yönelik tedavi seçenekleri de değişebilir. Hekiminiz çeşitli tedavi seçeneklerinin riskleri ve faydaları konusunda sizi ve ailenizi bilgilendirecektir. Tedavi kararıyla ilişkili olarak durumunuzu anlamanız ve kendinizi rahat hissetmeniz için kanser ve tedaviyle ilgili aklınıza gelen her türlü soruyu hekiminize yöneltin.
Birçok kişi pankreas kanseri olgularında yaşam süresi ya da prognozla ilişkili istatistikler konusunda bilgi sahibidir. İstatistikler yararlı olmalarına karşın yanlış yönlendirmelere neden olabilirler. Prognozla ilgili sorularınız olduğunda hekiminize danışın. Hekiminiz sizin hakkınızda en fazla bilgiye sahip olan ve bu konuları sizinle tartışabilecek tek kişidir.
Pankreas Kanseriyle Yaşamak
Kanser hastası olmak sizin ve aile bireylerinin yaşamını birçok yönden değiştirebilir. Siz ve aileniz kanser tanısıyla yüzleştiğinizde şok geçirebilir, üzülebilir, kızabilir, korkabilirsiniz ya da kafanız karışabilir.
Bu duygular zaman zaman artar ve azalır; bu deneyim lunaparkta bindiğiniz hız treninde deneyimlediğiniz duyguyla karşılaştırılır.
Kanser, kanser tedavisi ve bunların yaşamınız üzerideki etkisi hakkında pek çok sorunuz olabilir. Bu soruları yanıtlayacak en yetkin kişiler hekimler ve hemşirelerdir.
İşinizin, maddi durumunuzun ve aile ilişkilerinizin ne şekilde etkileneceği hakkında da bazı sorularınız olabilir. Tedavinizden sorumlu olan ekip finansal sorunlarınız, ulaşım, evde bakım ve psikolojik destek konularında yardımcı olabilecek hizmetleri ve kurumları size önerebilirler.
Ciddi bir hastalıkla birlikte yaşamak zor ve mücadele gerektiren bir süreçtir. Duygu ve düşüncelerinizi konunun uzmanı biriyle ya da benzer süreçleri deneyimlemiş hastalarla paylaşmak size yardımcı olabilir. Bu konuları bir din görevlisiyle konuşmak size daha kolay gelebilir. Hekiminiz ya da diğer sağlık personeli destek grupları, danışmanlık hizmetleri ya da diğer kaynaklara ulaşabilmeniz konusunda size yardımcı olacaklardır.
Beslenme önerileri
• Vücut ağırlığınızı korumaya çaba gösterin
• Az ama sık yemek yiyin
• Hafif yemekleri her an hazır bulundurun
Hafif yemek önerileri
• Simit ve krem peynir
• Ayran ve mısır ekmeği
• Tarçınlı tost
• Kola ve dondurma
• Süzme peynir ve meyve
• Muhallebi ve pudingler
• Kuru üzüm ve kuru kayısı
• Tahıllar ve süt
• Taze meyve
• Sütlü ya da sütsüz gevrekler
• Katı pişmiş yumurta
• Sütle yapılan hazır içecekler
• Peynir ve kraker
• Peynirli tost
• Etli tost (1/2) ve meyve suyu
• Süt ve dondurmadan yapılmış milk shake
• Süt ve kurabiye
• Fıstık ezmesi ve kraker
• Fıstık ezmesi ve sandviç
• Fıstık ezmeli tost
• Pizalar (domatesli, düşük yağ içeren peynirli)
• Taze sebzeler sosla birlikte
• Şerbetler
• Krep ya da çörekler
• Yoğurt (sade ya da meyveli)
Besin destekleri hafif yemeklere dahil edilebilir. Bu konuyla ilgili olarak bir diyetisyenle görüşmek isteyebilirsiniz. Tedavi süresince beslenmeniz hakkında aklınıza gelen sorular için hekiminize ya da hemşirenize danışınız.
Klinik Çalışmalar Hakkında
Bazı hastalar, yeni tedavilerin incelenmesi amacıyla planlanan ve klinik çalışma olarak adlandırılan çalışmalara katılabilirler. Klinik çalışmalar klinik araştırma ya da araştırma protokolleri olarak da adlandırılabilir. Yeni tedaviler; yeni kemoterapi ilaçlarını, farklı ilaçların kombinasyonlarını, cerrahi ya da radyasyon tekniklerini ya da diğer yeni tedavi biçimlerini kapsamaktadır.
Bir klinik çalışmanın amacı yeni tedavi seçeneğinin güvenilir ve etkili olup olmadığını belirlemektir. Yeni tedaviler, özgül kanser tiplerinin tedavisine yönelik FDA onayı almadan önce klinik çalışmalarda incelenmelidir.
Klinik çalışmaların dikkate alınma nedenleri nelerdir?
İki nedenden dolayı klinik çalışmalar üzerinde duruyor olabilirsiniz:
1. Tedaviye karar vermeden önce tamamlanmış klinik çalışma sonuçlarını değerlendirmek isteyebilirsiniz.
2. Tedavinizin bir parçası olarak bir klinik çalışmaya katılmak isteyebilirsiniz.
Bu bölüm, olası sorularınıza yanıt oluşturması açısından klinik çalışmaların temel unsurlarını ve klinik çalışma bilgilerini öğrenmenize yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.
Klinik çalışmaya katılmayı ne zaman düşünmelisiniz?
Tedaviyle ilişkili olarak karar vermek istediğiniz konulardan biri bir klinik çalışmaya katılıp katılmayacağınızdır. Herhangi bir tedaviye başlamadan önce bu kararı almak önem taşımaktadır. Kanser hastalığına yönelik tedavi görmüş iseniz bazı klinik çalışmalara katılamayabilirsiniz. Hekiminiz size bu konu hakkında bir şey söylemediğinde, klinik çalışmaya katılmanın sizin için bir seçenek olup olmadığını sorabilirsiniz. Klinik çalışmaya dahil edildiğiniz koşulda size, hekiminizin muayenehanesinde veya bir klinikte ya da hastanede tedavi uygulanacaktır

7 Eylül 2008 Pazar

Prostat kanseri

SİZDE PROSTAT KANSERİ OLUP OLMADIĞINI NASIL ÖĞRENEBİLİRSİNİZ?

Prostat kanserini saptamanın bir kaç yolu vardır. Bunların bazıları aşağıda belirtilmiştir.

Hastalığın Belirtileri

Bazı hastalarda hiç bir belirti olmaz. Bazılarında ise sık, güç ve ağrılı idrar yapma, idrarın damla damla yapılması, idrarda kan yada iltihap olması, ejekülasyonda kan ve ağrı gibi belirtiler olabilir. Bu yakınmalar aslında sadece prostat kanserine özgü değildir. Prostatın kanser dışındaki diğer problemleri de bunlara benzer yakınmalara neden olabilir. Emin olmak için doktorunuzun detaylı bir muayene ve inceleme yapması gerekir. Ayrıca yakınmaların şiddeti ne kansere ne de kanser dışı problemlere işaret eder.

ŞEKİL 2: Prostatın parmak ile makattan muayene (PRM) edilmesi


Parmak ile rektal muayene (PRM): Bu işlem için doktor eldiven giyerek parmağınızı rektuma (makata) yerleştirir. Parmak yardımı ile prostatın büyüklüğü, şekli ve kıvamı incelenir. Kanser parmakla muayenede set olarak hissedilir. Ancak kanserin var olduğundan emin olmak için daha başka testlerin yapılması gerekir.

ŞEKİL 3: Prostat kanserinin makattan muayene ile saptanması

PSA testi: Prostat spesifik antijen (PSA) düzeyini ölçen bir kan testidir. PSA prostat bezinde üretilen ve kanda da bulunan bir proteindir. Prostat kanseri, prostat iltihabı ve benign prostat büyümesi (BPH) durumlarında kandaki PSA düzeyi artar. PSA testi % 100 kesin değildir. Ancak prostat kanseri tanısında ve hastalığın seyrinin izlenmesinde çok önemlidir.

Transrektal ultrasonografi (TRUS): Rektumdan yerleştirilen bir prob aracılığı ile prostat bezine ses dalgaları gönderilir ve geri yansıyan ses dalgaları aracılığı ile prostatın şekli, büyüklüğü ve iç kesimlerinin detaylı görüntüsü alınır. Bazen prostat kanseri tanısında DRM ve PSA testine ek olarak TRUS’tan yararlanmak gerekebilir. Ayrıca prostat bezinden parça almak (biyopsi) gerekirse TRUS bu işlem için de yardımcı olur.

Biyopsi: Mikroskop ile incelenmek üzere prostat bezinden hücre örneklerinin alındığı cerrahi bir işlemdir. Biyopsi rektumdan prostat bezi içine uzatılan özel iğneler yardımı ile alınır. Biyopsi prostat bezi içinde kanser varlığı ve tipinin belirlenmesinde son yöntemdir.

Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunanlarda prostat kanseri riski daha yüksektir. Ancak, 50 yaş ve üzerindeki bütün erkeklerin risk altında olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle:
Elli yaş ve üzerindeki bütün erkelerin yılda bir kez parmakla rektal muayene olmaları,
Elli yaş ve üzerindeki erkeklerin PRM ye ek olarak yılda bir kez PSA testi yaptırmaları önerilir.
Eğer PRM veya PSA testinde bir şüphe varsa transrektal ultrasonografi yapılmalıdır.

ŞEKİL 3: Prostattan iğne ile biopsi alınması

Prostat kanserinin sıklıkla herhangi bir belirti vermeden geliştiğini unutmayınız. Düzenli olarak kontrolden geçmek hayat kurtarıcı olabilir.

Prostat Kanserinin Evreleri

Doktorlar prostat kanserinin yaygınlığını evrelendirme denilen bir sistem ile tanımlarlar. Sıklıkla 2 evrelendirme sistemi kullanılır
A-B-C-D Sistemi: Erken evrelerde (A ve B evreleri) prostatın az sayıda hücresi kanserlidir ve bu kanserli hücreler sadece prostat içerisinde yer alırlar. Prostat dışına çıkmamışlardır. Zamanla, kanser prostatın daha büyük kısmını işgal eder. İleri evrelerde kanser çevre dokulara (C evresi), daha sonra ise lenf bezlerine, diğer organlara ve kemiklere (D evresi) sıçrar.

TNM Sistemi: Bu sistemde, T tümör boyutunu, N lenf bezi tutulumunu, ve M ise diğer organlara sıçramayı belirler. Bu sistemle bütün olası yayılma durumları tanımlanabilir. Örneğin T3c, N1, M0; tümör prostat dışına çıkarak seminal keseciklere sıçramış (T3c), bir lenf bezinde kanser var (N1) ve diğer organlara kanser sıçramamış demektir (M0). Aslında tam olarak birbirlerine karşılık gelmese de TNM ve ABCD sistemlerindeki tanımlar birbirine benzer.

Derecelendirme

Evrelendirmeye ek olarak kanserin ne oranda tehlikeli olduğunu belirlemek için "Gleason Sistemi" kullanılır. Biyopsi ile tümörden alınan parça mikroskop altına konur ve hücrelerin normal hücre görünümünden ne oranda saptığı belirlenerek bir derece verilir. Gleason skoru 2 ile 4 arası olan tümörler normal hücrelere çok benzeyen ve yavaş büyüyen hücrelerden oluşur. 8 ile 10 arası skor verilen tümörler ise daha kötü seyirli olanlardır.
Prostat Kanserinin Tedavisi
Prostat kanserinin tedavisi kanserin evresi, nasıl seyrettiği, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu ile değişik tedavi seçeneklerinin yan etkileri göz önünde bulundurularak belirlenir. Çok sayıda değişik tedavi seçeneği bulunduğundan, size uygulanacak tedavinin belirlenmesinde sizin, ailenizin ve doktorunuzun yukarda belirtilen temel kriterleri göz önünde bulundurarak birlikte karar vermesi en uygun yaklaşım olacaktır.
Birinci seçenek "bekleyerek gözlemektir". Prostat kanseri genellikle çok yavaş ilerleyen bir hastalıktır ve yıllarca belirti vermeyebilir. Ayrıca bu hastalık genellikle ileri yaşlarda ortaya çıktığından bir dönem bekleyerek gelişmeleri izlemek seçeneklerden birisidir. Bekleyerek gözleme ile diğer tedavi seçeneklerinin yan etki ve rahatsızlıklarından da kaçınılmış olunur. Ancak, hastalık ilerledikçe, gereken tedavilerin uygulanması kaçınılmaz olmaktadır.

Tedavi seçeneğinin belirlenmesinde en önemli kriterlerden biri prostat kanserinin evresidir. Erken evrelerde birinci amaç kanseri vücuttan tamamen çıkarmak ya da kanser hücrelerini öldürmektir. Eğer kanser ileri evrelere ulaşmış ise kanser hücreleri tamamen temizlenmeyecek ya da öldürülemeyecek kadar çoğalmış demektir. Bu durumda kanserin büyümesini yavaşlatmayı veya durdurmağı amaçlayan tedavi seçenekleri ön plana çıkar. Prostat kanseri testosteron gibi erkelik hormonlarının etkisi ile büyür. Bilindiği gibi erkeklik hormonlarının çok büyük kısmı testislerde (yumurta) üretilir. İlerlemiş prostat kanserinin tedavisi erkelik hormonlarının kanser hücrelerini beslemesini engellemek ile mümkün olabilir. Bu tedavi seçeneğine "hormonal" tedavi denir.

Erken Evrede Prostat Kanseri Nasıl Tedavi Edilir?

Erken evrelerde, kanser prostat bezi içinde sınırlı iken uygulanabilecek tedavi seçenekleri;
1. Radikal Prostatektomi: Prostatın ameliyat ile çıkartılmasıdır. Amaç prostatın çıkarılması ile vücuttan kanser hücrelerini tam olarak temizlemektir. İktidarsızlık ve idrarı kontrol etmekte güçlük gibi yan etkileri olabilir.

2. Radyasyon Tedavisi: Prostat bezi içerisindeki kanser hücrelerini öldürmeyi amaçlar. İki şekilde uygulanabilir.

a)Radyasyon ışınlarının vücut dışından prostat bezine doğrudan uygulanması ile,

b)Prostat bezi içerisine küçük radyoaktif tohumları ekerek.

Radyasyon tedavisi de iktidarsızlık, ishal, karın ağrıları, makatta rahatsızlık ve idrar yapmakta zorluklar gibi yan etkilere neden olabilir.

İlerlemiş Prostat Kanseri Nasıl Tedavi Edilir?

Çok ilerlemiş prostat kanserinde bile hiç bir belirti olmayabilir. İlerlemiş prostat kanserinin tedavisinde amaç hastalığın daha da büyümesine engel olmaktır. Kanserin büyümesinin durdurulması belirtilerin ortaya çıkmasını erteleyebilir ya da var olan belirtilerin şiddetini azaltabilir. Prostat kanserinin büyümesini ve sıçramasını engellemek için genellikle hormonal tedavi kullanılır.
1. Kısmi hormonal tedavi: Testosteronun büyük çoğunluğu testislerde üretilir. Kısmi hormonal tedavi ile testislerde testosteron üretimi durdurulur. Bu amaçla kullanılabilecek yöntemler:

a)Ösrojen: Ösrojen prostat kanseri tedavisinde de zaman zaman kullanılabilen bir kadın hormonudur. Erkekler östrojen alırsa testosteron düzeyleri düşer. Ancak östrojen kullanımının bazı ciddi yan etkileri olabileceğinden kullanımı çok yaygın değildir. Günde bir tablet östrojen almak bulantı, kusma, memelerde büyüme ve hassasiyet, kalp ve damar problemleri (vücutta fazla sıvı birikmesi, damarlarda pıhtı oluşması, inme, kalp krizi) ve cinsel isteğin azalması gibi yan etkilere neden olabilir.

b)Orşiektomi: Orşiektomi testislerin ameliyat ile alınması işlemidir. Cerrahi kastrasyon da denilir. Testosteron üreten en önemli kaynak vücuttan uzaklaştırıldığı için tümörün büyümesi yavaşlar. İktidarsızlık ve sıcak basması gibi yan etkileri olabilir. Bu ameliyatın yapılması için genellikle hastanede yatmanız ve genel anestezi (narkoz) almanız gerekmeyebilir. Ameliyattan hemen sonra evinize gidebilirsiniz.

c)Medikal kastrasyon: Testislerin testosteron üretimi ameliyat yapılmaksızın da durdurulabilir. Medikal kastrasyon testislerin testosteron üretimini durdurmakta cerrahi kastrasyon kadar etkilidir. Bu amaçla kullanılan ilaçlara LHRH analogları denir. Türkiye de bulunan ilaçlar Zoladex, Lucrin ve Decapeptyl dir. Ayda bir kez enjeksiyon ile uygulanırlar. Sıcak basması, iktidarsızlık, memede büyüme ve hassasiyet, cinsel isteğin azalması ve bulantı gibi yan etkilere neden olabilirler.

2. Komplet hormonal tedavi: Hem cerrahi kastrasyon (orşiektomi), hem de medikal kastrasyon (LHRH analogları enjeksiyonu) testis kaynaklı testosteron etkisini ortadan kaldırırlar. Ancak, vücuttaki tüm testosteron etkisini tam olarak engellemezler. Böbrek üstü bezleri de çok az oranda da olsa bir miktar testosteron etkisi gösteren hormon sentezlerler. Bu nedenle, bu hormonların etkisini ortadan kaldırmak için ek ilaçların kullanılmasına gerek vardır. Bu ilaçlara "antiandrojenler" denir. Eulexin, Casodex ve Androcur bu grup ilaçlardır. Bu ilaçlar kan dolaşımındaki testosteronun prostat hücrelerine ulaşmalarını engellerler.

Medikal veya cerrahi kastrasyonun antiandrojen ilaçlar ile kombine edilmesine komplet hormonal tedavi denir. Komplet hormonal tedavi vücuttaki erkeklik hormonu etkisini tam olarak ortadan kaldırır ve tümörün büyümesini yavaşlatır.

Beyin kanseri

Beyin merkezi sinir sisteminin bir parçasıdır. Merkezi sinir sistemi omuriliği de kapsar. Hem beyin hem de omurilikte tümör oluşabilir. Beyin tümörü çok nadir görülmesine rağmen son 10 yılda vakalarda artış yaşanmıştır ve eğer erken teşhis edilmezse beyin tümörü ölümcül olabilir.

Beyin tümörünün nedenleri bilinmemesine rağmen tümör oluşma riskini artıran bazı nedenler şunlardır:

  • Vücudun başka organlarında görülen kanser. Bunlar beyne yayılabilir ve burada yeni bir tümör oluşturabilir.
  • Petrol rafinerisi, plastik üretim veya ilaç üretim fabrikalarında çalışmak.

Belirtileri

Tümörler beynin bölümleri olan frontal, paryetal, oksipital ve temporal loblarında gelişebilir. Tümörün nerde olduğuna bağlı olarak belirtiler değişebilir.

Frontal

  • Baş ağrısı
  • Halsizlik
  • Vücudun bir tarafında uyuşukluk
  • Ruh halinde önemli değişiklikler
  • Kafa karışıklığı ve yönelim bozukluğu

Paryetal

  • Baş ağrısı
  • Kasılmalar
  • Uyuşma
  • Elle yazı yazmada sorunlar
  • Basit matematik problemlerini çözmede zorluk
  • Belirli hareketleri yapmada sorun
  • Dokunma hissi kaybı

Oksipital

  • Baş ağrısı
  • Görme kaybı
  • Görsel halüsinasyonlar
  • Kasılmalar

Temporal

  • Baş ağrısı
  • Kasılmalar
  • Algısal ve mekansal bozukluk
  • Bir kaç komutu takip etmede zorluk

Merkezi sinir sistemin diğer bölgelerindeki tümörler, dengeyi sağlamada zorluğa, kusmaya, ruh hali değişikliğine ve ruh halleri arasındaki farkı söyleyememeye neden olabilir.

testis kanseri



Testis tümörleri tedavisi mümkün olan ve yüksek oranda kür elde edilebilen genç ve orta yaşlı erkeklerde daha sık izlenen tümörlerdir. Seminom grubu testis tümörleri radyoterapiye çok duyarlı olup orşiektomi ve ışınlama ile tüm evreler için % 90 nın üstünde kür oranı elde edilir. Non-seminom testis kanserlerinin tedavisinde efektif kemoterapi kombinasyonlarının kullanılmaya başlanmasıyla kür oranı % 40 lardan % 80 lere yükselmiştir.

PATOLOJİ

Testiküler malignitelerin çoğunluğu (%95) germ hücreli tümörlerdir. Germinal hücreli tümnörler seminom ve non-seminom olmak üzre iki ana gruba ayrılırlar. Seminomların klasik, anaplastik ve spermositik sub grupları vardır. Embryonel karsinom, koryokarsinom, yolk salk tümörü, teratomlar ise non-seminomatöz germ hücreli tümörlerin sub gruplarıdır.

KLİNİK GİDİŞ

20-34 yaşları arasında görülme sıklıkları artar. Testiste ağrılı veya ağrısız şişlik en sık izlenen semptomdur. Human koryonik gonodotropin (HCG) salgılayan tümörlerde jinekomasti izlenebilir.Paraortik tutulumda ilk bulgu bel ağrısı olabilir.

İlk yayılımları spermatik ven boyunca renal pedikül ve paraortik bölge lenfatiklerine doğru olur. Paraortik ve vena cava çevresindeki lenfatiklere yayılım çoğu kez retrograttır. Daha sonraki yayılım duktus torasikus yoluyla sol supraklavikuler bölgeye veya transdiyafragmatik lenfatiklere olur. Hematojen metastazlar ise direk vasküler invazyonla en çok akciğer, karaciğer, beyin, ve kemiğe olur. Seminomlar çoğunlukla erken evrede teşhis edilebilirken (% 65 i evre I ve % 25 i evre II) non-seminomlarda daha geç evrelerde tanı koymak mümkün olabilir (% 45 i evre I, % 35 i evre II, ve % 25 i evre III)

TANI ve EVRELEME ÇALIŞMALARI

Tanı histopatolojik olarak konulur. Testiste kitle varlığında değerlendirme için yüksek spermatik kord bağlanması yoluyla yapılan radikal inguinal orşiektomi ilk tercihtir. Transskrotal biyopsi tümörün skrotuma ve lokal lenfatiklere yayılma riski dolayısıyla kullanılmamalıdır. Transskrotal yaklaşımların retrospektif olarak incelenmesi sonucunda yüksek inguinal orşiektomi ile kıyaslandığında küçük ancak istatistiki olarak anlamlı fark bulunmuştur ( transkrotal da nüks oranı % 2.9 iken yüksek orşiektomide % 0.4 )

Evreleme çalışmasında fizik muayene, akciğer röntgeni, tam kan, rutin biyokimya (özellilke LDH), sedim gibi tetkikler mutlaka istenmelidir. Bipedal lenf anjiografi ve IVP bilgisayarlı abdominopelvik tomografi tetkikinin yoğun şekilde kullanılmasından dolayı artık sık kullanılmamaktadır. AFP (alfa fetoprotein) ve BHCG gibi tümör belirteçleride mutlaka istenmelidir. Seminomlarda % 10 -15 oranında BHCG yükselebilir ( Sinsidyotrofoblastik hücrelerden salınır ). Ancak AFP yüksekliği izlenmez, eğer izleniyorsa bunlar non-seminom tümör gibi tedavi edilmelidir.. Nonseminom tümörlerin yaklaşık % 90 da BHCG ve AFP yükselir. BHCG nin yarı ömrü bir gün iken AFP de bu süre beş güne ulaşır.

Takipte akciğer filmi, AFP, BHCG, LDH, abdominopelvik bilgisayarlı tomogrofi istenmelidir. American Joint Comitee on Cancer (AJCC) nin TNM evrelemesi sıklıkla kullanılır. Bunun yanı sıra Royal Marsden evrelemesi de kullanılan diğer bir sistemdir. Evre I kanser testise sınırlıdır. Skrotum invazyonu evreyi değiştirmez ancak inguinal lenf nodlarına sıçrama riskini yükseltir. Epididim, tunika albuginea, spermatik kord tutulumu da evreyi arttırmaz, ancak retroperitoneal nod tutulumu ve nüks olasılığını arttırır. Evre II de paraortik ve retroperitenoal lenf nodları tutulmuştur. Beş lenf nodundan fazla tutulum, 2 cm den büyük lenf nodu varlığı, ekstanodal yağ dokusu invazyonu nüks ihtimalini arttırır. 5 cm den büyük lenf nodu (bulky hastalık) tutulumu kötü prognoza işaret eder. Evre III de ise hastalık artık retroperitoneal nodları da aşmıştır.

testis_seminom.jpg

Üst resim: Testiste seminom (Ameliyatla testis çıkarılmıştır)

TEDAVİ

SEMİNOMLAR:

Erken evre seminomlarda (Evre I ve II) yüksek orşiektomiyi takip eden radyoterapi ile % 90 nın üzerinde kür sağlanır. Mikroskobik yayılım riski altındaki lenf nodu bölgeleri (homolateral iliak ve retroperitoneal) hokey sopası şeklinde bir alandan 25 Gy dozda ışınlanır ve evre I de %98 oranında kür sağlanır. Bu hastalarda aynı taraf iliak lenf nodlarının paraortik bölgeyle birlikte ışınlamasının sadece paraortik bölge ışınlaması ile karşılaştırılmasında üç yıllık nüks oranları sırasıyla % 96.0 ve %96.6 olarak bulunmuştur. Sağ kalımda benzer şekilde %100 ve %99.3 olarak bulunmuştur. Bu yüzden sadece paraortik bölge ışınlaması risk grubunda olmayan hastalarda alternatif bir tedavi yaklaşımıdır. Cerrahi sonrası ışınlama yapılmaksızın sadece takip yapılan hastalarda nüks oranı % 15 olarak bulunmuştur. Bu hastalarda nüks radyoterapi ve kemoterapi ile tedavi edilebilmiş, ve beş yıllık sebebe bağlı sağ kalım % 99.5 olarak bildirilmiştir. Bu yüzden düşük risk grubu hastalarda diğer bir alternatifde radyoterapisiz takip olabilir. Evre II de gross hastalık bölgesine 10 Gy ek doz verilir. 5 yıllık sağ kalım % 90 civarındadır. Gerek duyularsa bu hastalarda mediasten ve sol supraklavikular bölgede ışınlanabilir. Evre IIB de toplam doz gross hastalık bölgesinde 45 Gy e kadar çıkabilir. Cisplatin içeren kombinasyon kemoterapileride tedaviye eklenebilir. Bu grup hastalarda beş yıllık sağ kalım % 60 civarındadır. Evre III-IV hastalıkta ilk tedavi kemoterapi olmalı ve residüel hastalığa radyoterapi yapılmalıdır. En sık bleomysin, etoposid ve sisplatin kombinasyonları kullanılır. EP, PVB, VIP rejimleri de diğer kullanılan şemalardır.Bu grup hastalarda ise beş yıllık sağ kalım % 60 ın altındadır.

emb_karsinom.jpg

NON-SEMİNOMLAR

Effektif kemoterapi rejimlerinin gelişmesiyle bu tümörlerin iyleşmesinde hayli başarı sağlanmıştır. Erken evrede erişkinlerde abdominal yoldan testisin çıkarılması ve retroperitoneal lenf diseksiyonu uygulanan bir metoddur. (Bu metodun uygulandığı klinik olarak evre I olan % 27 hasta evre II ye yükselmiştir) Ancak çocuklarda retroperitoneal lenf nodu diseksiyonunun morbidite (tam empotans veya retrograt ejekülasyon) dışında tedaviye bir katkısı yoktur. Kemoterapi nüks düşünüldüğünde hemen uygulanmalıdır. Diğer bir alternatif de lenf nodu diseksiyonu uygulamadan yüksek inguinal orşiektomi yapılmasıdır. Hastalar kısa aralıklarla dikkatli olarak takip edilmelidirler. % 90-95 civarında kür elde edilebilir. İleri hastalıkta ( bulky evre II, evre III ve IV de) kombinasyon kemoterapisi uygulanır (BEP, PVB, VIP). Kemoterapi orşiektomiyi takiben de uygulanabilir. Seçilmiş vakalarda kemoterapi sonrası residü hastalığı olanlarda residü kitlenin çıkarılması da bir alternatifdir (Ancak sağ kalım avantajı göstermez, fakat rasidüde malign hücrelerin varlığı kemoterapiyi uzzattırabilir). Diğer bir alternatif te mikroskobik hastalığa veya büyük lezyona radyoterapi uygulanmasıdır (40-45 Gy). Klinik çalışama olarak otolog kemik iliği nakli ve yüksek doz kemoterapi uygulamaları devam etmekte olup, sonuçları netleşmemiştir. İleri hastalık grubunda kür oranı % 60-80 arasında değişmektedir.

TEDAVİYE BAĞLI YAN ETKİLER

ERKEN DÖNEM

25 Gy dozunda uygulanan radyoterapide yoğun yan etkiler gözlenmesi nadirdir. Bulantı, iştahsızlık, diyare izlenebilir. Kemoterapiye bağlı olarak erken dönemde bulantı kusma, halsizlik, nötropeni ve allopesi gözlenir.
GEÇ DÖNEM

25-35 Gy dozlarında da geç etkiler sık izlenmez. Tedavi sırasında böbreğin aldığı doza dikkat edilmelidir. İkincil malignite oluşması oldukça nadir olup en erken tedaviden 10 yıl sonra gözlenebilir. Kemoterapiye bağlı oligospermi, ikincil lösemi, renal fonksyon bozukluğu, işitme kaybı (sisplatin içeren rejimlerde), pulmoner toksik etkiler (bleomisin içeren rejimlerde) gözlenebilir.

Mide kanseri

MİDE KANSERİ

Karnın sol üst bölgesinde mide bulunur. Nedenlerinde bahsedeceğimiz çeşitli sebeplerden dolayı midenin mukoza zarından tümörler gelişebilir. Bu tümörlerden kötü huylu olanları, kansere neden olur. Mide kanseri sıklıkla midenin küçük kenarında ortaya çıkar.

Mide kanseri, en çok görülen 4. kanser türüdür. Ülkemizde, yaklaşık yılda yirmi bin kişi mide kanserine yakalanmaktadır. Erkeklerde, mide kanserine yakalanma riski daha fazladır. Yaşlılarda, mide kanseri daha fazla görülür.
Dünyada bu hastalığın en çok görlüdüğü yerler, Japonya ve Çin gibi uzakdoğu ülkeleri ile kuzey avrupa ülkeleri ve güney amerikadaki Kolombiya, Kosta Rika gibi ülkelerdir. Bu coğrafi farklılıklar, mide kanserinde genetik faktörlerin rol oynadığını göstermektedir. Ülkemizde, Karadeniz bölgesinde mide kanseri diğer bölgere göre biraz daha fazladır.

MİDE KANSERİNİN NEDENLERİ

Mide kanserinin görülmesinde, beslenme alışkanlığı önemli bir yer tutmaktadır. Tuzlu besinleri aşırı tüketmek, sebze ve meyve beslenmesinde yetersizlik, beslenme ile ilgili, en sık görülen kanser nedenlerindendir. Nitrat ve nitrit tuzları midede kanserojen maddeye dönüşebilmektedir. Ülkemizde mangal eti önemli bir yer tuttuğundan etin tuzlanması ve pişerken yanması kansere yol açabilir. Çünkü, yanmış et kanserojen madde içerir. Çiğ etle beslenmek de aynı şekilde kanser riskini artırır.

Midede gastrit ya da ülsere neden olan, H.pylori bakterisi kansere neden olabilmektedir. Bu bakteriyi ortadan kaldırmak, kanser riskini azaltır.

Sigara kullanmak, mide kanserine yakalanma ihtimalini 6 kat artırmaktadır. Sigara, midede iltihap oluşmasında rol oynar. Aynı şekilde alkol tüketimi de mide kanserinin nedenlerindendir.
Birinci dereceden akrabalarında mide kanseri görülenlerde, kanser riski artmaktadır. Kalıtsal faktörler, mide kanserinin gelişmesinde etken faktördür.

Beslenme önemli bir faktör olduğundan, sosyoekonomik düzey de kanserin oluşmasında etkilidir. Ayrıca evre şartları, geçirilmiş bazı hastalıklar, mide ameliyatı kanserin sebepleri arasında yer alır.

MİDE KANSERİNİN BELİRTİLERİ

Erken mide kanserinde belirti olmaz. Risk taşıyan kişilere yapılan endoskopik incelemeyle hastalık teşhis edilebilir. Mide tümörü olan kişilerde gıda akışının engellenmesi sonucu ya da tümörün yayılması sonucu belirtiler ortaya çıkar.

  • Hastaların yarısında elle muayenede bir kitle hissedilir.
  • Mide bölgesinde ağrı ve midenin ağırlaştığı hissi
  • İştahsızlık ve bunun sonucunda kilo kaybı görülmesi (şiddetli ve kısa sürede ortaya çıkar)
  • Yemekten sonra rahatsızlık hissi ve mide şişliği,
  • Bulantı, kusma,
  • Mide kanseri olan kişilerin büyük bir kısmında kansızlık da görülür.
  • Yorgunluk,
  • Mide ya da barsakta kanama olması (gizli şekilde seyredebilir),

MİDE KANSERİ NASIL TEŞHİS EDİLİR?

Mide kanserinde en etkili teşhis yöntemi endoskopidir. Ucunda kamera olan bir boruyla mideye girilir. Doktor, midenin her yerini rahatlıkla görebilir. Tümör oluşumu varsa gözlenebilir. Kesin teşhis konması için midenin şüphelenilen yerlerinden parça alınır ve mikroskobik olarak incelenir. Kanser hücreleri mikroskopta rahatlıkla gözlenir.
Baryumlu mide grafisiyle tümörler görülebilir ama kesin teşhis koymak için mikroskobik inceleme gerekir.

MİDE KANSERİ TEDAVİSİ

Mide kanserinin tedavisi ameliyattır. Yapılan ameliyatla mide çıkarılır. Çünkü tümör yayılmıştır. Sadece tümörü almak bir işe yaramaz.

Kanserin şekline göre, bundan sonra ışın tedavisi ve ilaç tedavisi uygulanır. Hastalığın seyrine ve şiddetine göre doktor tarafından hastanın durumu da göz önüne alınarak yapılır.
Tedaviden sonra hastalar tümörden kurtulur. Fakat kanser nüksedebilir. Bundan sonraki amaç hastalığın tekrar ortaya çıkmasını önlemeye çalışmaktır. Tedavide istenmeyen sonuçların oluşumunun önüne geçmek gerekir.

KANSER HASTALARININ YAPMASI GEREKENLER

Düzenli beslenme, kanser hastalığından korunmak için gereklidir. Bazı besinler kanserin oluşma ihtimalini azaltmaktadır.Özellikle nar, kayısı, havuç gibi meyve suları, sarımsak, üzüm, peynir, yoğurt, şalgam, muz, karnıbahar kanseri önlemede faydalıdır. Hastalara domates yemeleri tavsiye edilir. Omega 3, kanserden koruyucu özelliğe sahiptir. Özellikle balık, omega 3 yönünden zengindir.

Şişmanlık, kanser riskini arttırır. İdeal kiloya yakın olmak gerekir. Fazla kırmızı et tüketiminden kaçınmak lazım. C vitamini, birçok meyve ve sebzede bulunur ve vücudun direncini arttırır. Böylece kansere karşı etkili olur. Kansere tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Havuçun içinde bulunan betakaroten, vücut direncini arttırır ve genlerimizin bulunduğu DNA da hasar oluşumunu engelleyici etkiye sahiptir.

Düzenli bir hayat sürme, bir çok hastalıkta olduğu gibi kanser hastalığında da etkendir.

KANSERDEN KORUNMA YOLLARI

  • Kanserde erken teşhis çok önemlidir. Bunun için düzenli kontrole gitmenizde fayda var.
  • Sigara ve alkol kullanıyorsanız mutlaka bırakmalısınız.
  • Sıcak ve soğuk içecekler, yapay yiyecekler mide kanserine yol açabilir.
  • Hayvansal yağ kullanımı azaltılmalıdır.
  • Düzenli egzersiz yapılmalıdır.
  • Şehir hayatının sebep olduğu yorgunluk, kansere neden olabilir. İstirahat şarttır. Sessiz yerler tercih edilebilir.